Altını Çizdiklerim,  Slayt

Altını Çizdiklerim #2 İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar – Waterloo Savaşı

Merhaba, bu yazımı, bir önceki yazımda bahsettiğim İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar kitabında, beni en çok etkileyen bölüm olan Waterloo Savaşı hakkında yazıyorum.

Waterloo Savaşı üzerinden 200 yıl geçmiş olmasına rağmen günümüzü halen daha etkilemektedir. Çoğu tarihçi tarafından Avrupa tarihinin mihenk taşı sayılmaktadır. Bu hikaye doğru zamanda doğru kararı alabilmenin önemini gözler önüne seriyor.


Bazen yazgının kendisini tuhaf bir biçimde önemsiz birine bıraktığı da olur fakat böylesi insanlar, kendilerini yiğitliklerle dolu bir büyük oyunun içine sokan bir sorumluluk seli içinde mutlu olmaktan çok korku duyarlar ve bu yazgı oyununun üzerlerine yüklediği yükü, elleri titreyerek bırakırlar. İnsan yaşamına çok ender olarak inen o bir tek saniyelik büyük an, kendisinden yararlanmasını bilmeyenlerden müthiş bir öç alır. Basiret, çaba, akıl ve sağduyu gibi bütün insanlık erdemleri, yazgıyı belirleyen o büyük ânın tutuşturduğu ateş içinde eriyip işte böyle yok olur.

Stefan Zweig



Sürgünden kaçıp ordusunun gücünü geri alan Napolèon, karşısında birleşen İngiliz, Prusyalı, Avusturyalı ve Ruslardan oluşan orduya karşı en iyi savunmanın saldırı olacağına karar vererek düşmanlarına ani bir saldırı yapması gerektiğini düşünür. Napoléon, ordusunu hemen Belçika’ya, Avrupa’nın bu en kanlı savaş alanına doğru harekete geçirir. 15 Temmuz, sabah saat üçte, Napoléon’un komutasındaki Fransız ordusunun öncüleri sınırı geçer. Bir gün sonra, ayın 16’sındada, Ligny’de Prusya Ordusu’na saldırır ve onları geri püskürtür. Yenilmiş, fakat tamamen bozguna uğratılamamış Prusya Ordusu, Brüksel’e doğru geri çekilir.

Napoléon, İngiliz komutan Wellington’a indireceği ikinci vuruşa hızlıca hazırlanır. Bir dakika bile yitirecek zamanı yoktur çünkü geçen her gün, düşmanın güçlenmesine yarayacaktır. Temmuz sabahı Napoléon, soğukkanlı ve sinirleri sağlam bir komutan olan düşmanı Wellington’un yerleştiği tepelere doğru, bütün ordusuyla birlikte yürümektedir. Savaş planında yalnızca saldırıyı düşünmekle kalmamış, aynı zamanda bozguna uğratılan, ancak tamamen imha edilememiş Prusya ordusunun Wellington’la birleşebileceği olasılığını ve bu durumda karşılaşacağı tehlikeyi nasıl savuşturabileceğini de gözden uzak tutmamıştır. Napoléon bu olası tehlikeyi daha baştan ortadan kaldırmak için, ordusunun yaklaşık üçte birini bu iş için ayırıp bu orduyu, kaçmakta olan Prusya Ordusu’ nu adım adım izleyerek İngilizlerle birleşmesine engel olmakla görevlendirir.

Napoléon kaçan Prusyalıları izlemekle görevlendirdiği ordunun komutanlığını Mareşal Grouchy’ye verir. Grouchy, zeka yapısı ve beceri bakımından orta derece bir komutandır. Dürüsttür ve temiz yüreklidir, gözü pek ve güvenilir bir kişiliği vardır. İyi bir süvari komutanı olduğunu pek çok kez kanıtlamıştır, ama yalnızca iyi bir süvari komutanıdır. Ne yığınları peşinden sürükleyebilen ateşli bir süvari ne bir strateji uzmanı ne de bir kahramandır. Yirmi yıl boyunca İspanya’dan Rusya’ya, Hollanda’dan İtalya’ya kadar bütün savaş alanlarında çarpışmış ve Mareşalliğe yükselinceye kadar bütün rütbelerden teker teker geçmiştir.

Grouchy’nin bir kahraman ve strateji uzmanı olmadığını, yalnızca güvenilir, üstlerine bağlı, dürüst ve çekingen bir adam olduğunu Napoléon da çok iyi bilmektedir. Fakat mareşallerinin yarısı ölmüştür. Ötekiler de bitmek tükenmek bilmeyen seferlerden yorgun düşmüşler, yeni görevlere istekli değillerdir. İşte bu nedenle Napoléon, orta çapta bir adama böylesine büyük bir görevi vermek zorunda kalmıştır.

Bu görevle birlikte Grouchy, bir an için, bir tek gün için alışık olduğu askeri düzenin dışına çıkıyor, dünya tarihinde yer alıyordu. Yalnızca bir an için, fakat nasıl bir an için! Napoléon’un buyruğu çok açıktı. Kendisi İngilizlere saldırdığı bir sırada, Grouchy de, komutasındaki kuvvetlerle, ordunun üçte biri ile, Prusya Ordusu’nu izleyecek, onların İngilizlerle birleşmelerine fırsat vermeyecekti. Bu görev ilk bakışta kolay ve pürüzsüz gibi  görünüyordu  ancak  esnek ve iki ağızlı keskin bir kılıç gibiydi. Çünkü Grouchy, Prusyalıları izlerken asıl ordudan ayrı hareket etmeyecek, onunla sürekli bağlantı içinde kalacaktı. Mareşal, verilen görevi pek de istemeyerek üstlenmişti.

Grouchy, şakır şakır yağan yağmur altında yola çıktı ve Blücher komutasındaki Prusya Ordusu’nun çekildiğini sandıkları yöne doğru ilerlediler. Bu sırada Waterloo’da yağmur nedeniyle savaş olanaksız bir haldeydi. Üç gündür yağan yağmurla toprak iyice ıslanmış, her türlü hareketi güçleştiriyor ve topçuların ilerleyişine engel oluyordu.

Sonunda hava açtığında ve esen sert rüzgârla birlikte güneş, yavaş yavaş ortaya çıkıyor ve çevreyi aydınlatıyordu. Napoléon, beyaz kısrağına atlayarak bütün cepheyi baştan başa dolaştı. Davullar gümbürdetilip borazanlar çalınarak daha şimdiden İmparator’a zafer sevinci tattırılmaya çalışılıyordu.

Yirmi yıllık Napoléon döneminin hiçbir geçit töreni, bu sonuncusu kadar görkemli ve heyecanlı olmamıştı. Sevinç çığlıkları henüz kesilmişti ki, saat on birde öngörülenden iki saat, iki dehşet dolu saat sonra topçulara, karşı tepelerdeki kırmızı ceketlilere ateş etme emri verildi. Bunun arkasından Fransız piyade birlikleri ileri fırlıyor ve Napoléon için tarihi an böylece başlıyordu.

Fransız birlikleri, saat on birden bire kadar karşıdaki tepelere saldırılarını sürdürüyor, bütün köyleri ve mevzileri ele geçiriyorlar; geri püskürtülüyorlar, fakat yine saldırıyorlardı. Her iki ordu da yorgun düşmüş, her iki komutan da tedirgindi. İki komutanda önce yardım alan kim alırsa onun savaşı kazanacağını biliyordu.

Napoléon’un yazgısını farkında olmadan elinde tutan Grouchy, aldığı buyruk gereğince hareket ederek, geri çekilen Prusyalıları izlemektedir. Yağmur dinmiş, barut kokusunu ilk kez dün koklamış olan bu genç askerler, bir dost ülkenin topraklarında yürüyormuş gibi, kaygısızca ilerliyorlardı. Düşman hâlâ görünürlerde yoktu.

Mareşal Grouchy, bir köy evinde aceleyle kahvaltı yaparken, ayaklarının altındaki toprak zemin hafifçe sarsıldı. Hepsi birden pürdikkat kesildiler. Ses, boğuk boğuk ve gittikçe zayıflayarak duyuluyordu. Bunlar uzaklarda, çok çok üç saatlik uzaklıkta ateş eden topların sesiydi ve Waterloo Savaşı’nın başladığını bildiriyordu. Ancak Grouchy, İmparator’ un buyruğuna göre hareket etmekte kararlıydı. Komutanlarından Gerhard, hızla top seslerinin geldiği yöne doğru gidilmesini istiyor, ikinci bir yüksek rütbeli subay da bu görüşü destekliyordu. İmparator’un, İngilizlere saldırdığından ve kanlı bir meydan savaşının başladığından hiçbirisinin kuşkusu yoktu. Grouchy, itaat etmeye alışmış bir komutan olarak, geri çekilen Prusyalıların izlenmesi için İmparator’un yazılı buyruğuna uyulması gerektiğini düşünüyordu. Mareşal Grouehy’nin duraksadığını gören Gerhard, Top seslerinin geldiği yöne doğru ilerleme konusunda ısrarını sürdürdü. Grouchy’nin emri altındaki bu komutanın, yirmi kadar subay ve sivilin önünde dile getirdiği bu istek, bir ricadan çok bir buyruğu andırıyordu. Bu durum, Grouchy’nin canını sıktı ve daha da katı bir tutum sergileyerek, İmparator’un karşı buyruğu gelmedikçe, Prusyalıları izleme görevinden asla ayrılmayacağını söyledi. Subaylar, hayal kırıklığına uğradılar.

Gerhard son bir girişimde daha bulundu ve hiç olmazsa kendi tümeni ve bir miktar atlı ile savaş alanına koşmak için Grouchy’ye yalvardı. Grouchy düşündü. Bir saniye boyunca düşündü. Bu bir tek saniye, kendi yazgısıyla birlikte Napolèon’un ve dünyanın yazgısını da belirledi. Walhaim’in bir köy evinde geçen bu bir tek saniye, on dokuzuncu yüzyıl dünyası üzerinde kesin belirleyici olmuş, bütün bir çağın akışını değiştirmiştir. Grouchy’nin komutasındaki ordu yoluna devam ederken aynı sıralarda Waterloo’da artık son zarlar atılmaktaydı.

Bu arada Waterloo Savaşında Napoléon’un dört saldırısı püskürtülmüştü ama Fransızlar, Wellington’un merkez cephesini iyice zayıflatmışlardı. Tam bu sırada Napoléon, kuzeydoğu yönünde, ormandan dışarıya doğru akarcasına çıkan karanlık gölgelerin ilerlemekte olduğunu fark etti: Yeni kuvvetler geliyor! Bütün dürbünler bir anda o yöne çevrildi. Grouchy, verilen buyruğa aykırı davranma yürekliliğini gösterip tam zamanında yetişiyor muydu? Hayır, hayır. Getirilen bir tutsak, bunların General von Blücher’in ordusunun öncü kuvvetleri, Prusya kıtaları olduğunu bildiriyordu. Ancak şimdi İmparator, yenilgiye uğrattığını sandığı Prusya Ordusu’nun İngilizlerle birleşmek için geri çekilip izlerini kaybettirdiklerini anlıyordu; aynı sıralarda kendi ordusunun üçte biri ise dışarılarda boş bir amaç uğruna gezinip duruyordu.

Prusya Ordusu’nun İngiliz birliklerle birleşmesiyle Napoléon’un yazgısı da belirlenmiş oldu. Kötü haber, İmparator’un kıtaları arasında hemen yayılıyor; Fransızlar geri çekilmeye başlıyordu. Geri çekilme işi oldukça düzenli gerçekleşiyor, ancak İngiliz kuvvetlerinin ayakta kalabilenleri, güçlerini iyiden iyiye yitirmiş Fransız Ordusu’nun üzerine var gücüyle atılıyorlar. Aynı anda da Prusya atlısı, yorgunluktan bitkin düşmüş olan Napoléon’un birliklerine yandan saldırıyor. İşte tam bu  sırada Fransız kıtaları arasından bir feryat, bir ölüm feryadı yükseliyordu: “Sauve qui peut!” (“Herkes başının çaresine baksın!”) Birkaç dakika sonra, Avrupa’nın bu en büyük ordusu paramparça oluyor, her şeyi, hatta Napoléon’u bile önüne katmış sürükleyip götüren bir korku seline dönüşüyordu. Bu arada Napoléon’un özel arabası, ordunun hazinesi ve bütün toplar, çığlıklar atarak kaçmakta olan bu korku, bu dehşet köpüğünün elinden alınıyordu. İmparator, ancak karanlığın çökmesiyle kurtulabiliyordu. Fakat bu adam, artık imparator değildi. Yazgısı belli olmuş, imparatorluğu sona ermişti. Gözü pek ve ileri görüşlü bir adamın, yirmi yılda kurduğu ve başarı destanlarıyla dolu o görkemli imparatorluk, sıradan bir adamın yüreksizliği yüzünden parçalanıp gidiyordu.

İngiliz Ordusu’nun Napoléon’a kesin darbeyi indirmesinden hemen sonra, hiç kimselerin tanımadığı bir adam özel bir arabaya binmiş, Brüksel yönünde, denize doğru hızla yol aldı. Kıyıda onu bir gemi bekliyordu. Bu adam, bir an önce Londra’ya geçmek ve savaşın sonucunu, kraliyet habercilerinden önce kendisi duyurmak istiyordu. Londra’ya varan bu adam, henüz kimselerin duyup öğrenmediği bu haber sayesinde İngiliz borsasını altüst etmeyi başarıyordu. Bu dâhice hareketiyle bir başka imparatorluk, bir başka hanedan kuran adamın adı Rotschild’di.

Aradan bir gün geçmesine karşın Grouchy, Waterloo Savaşının sonucunu öğrenememişti. Sonunda, genel karargâhtan bir subay atıyla hızla onlara doğru geldi. Subay, “Artık ne imparator var ne de ordusu. Fransa mahvoldu!” deyince, onun bir ayyaş, bir çılgın olduğunu sandılar. Fakat çok geçmeden herkes acı gerçeği, insanı beyninden vurup bir daha asla kalkamayacak biçimde yere seren o kahredici gerçeği öğreniyor. Grouchy’nin yüzü sapsarı kesiliyor, kılıcına yaslanmış tirtir titriyordu. Şu anda, yaşamının en acı döneminin başladığının farkındaydı. Grouchy bütün suçu üzerine alıyordu.

Bir tek saniyelik duraksamayla kaçırdığı fırsattan sonra Grouchy, bütün askerî gücünü ortaya koyuyor. Yazılı buyruklara değil de kendisine, kendi aklına güven duyduğu şu andan başlayarak bütün büyük erdemleri, tedbirliği ve becerikliliği, ileri görüşlülüğü ve basiretli davranışı ile kendini gösteriyordu. Beş kat daha büyük bir kuvvetle kuşatılmış olmasına karşın çok ustaca bir manevra ile askerlerini düşman hatlarının ortasından geçirip geri çekmeyi başarıyordu, hem de tek bir top, tek bir adam kaybetmeden; böylece Fransa’yı ve İmparatorluğun son ordusunu kurtarmış oluyordu.

Paylaşmak İçin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir